Bir katliam kimlerce, nasıl gizleniyor?

Dünyada ve ülkemizde meslek hastalıkları salgınının gizli kalması nasıl başarıldı?

Akıl Giren Bedene Doktor Girmez (4) – Meslek Hastalıkları

Bu yazıda aşağıdaki soruların yanıtı aranmaya çalışılacaktır.  Bu soruların karşılıkları bu alanın resminin önemli bir kısmını hâlâ günümüzde de karartmaktadır.  Onun için bu yazıda bu soruların karşılığı aranacaktır.  Çünkü böyle önemli bir platformda bu alanın resminin tümünü geç de olsa artık görmek zorunda(sın)(y)ız. Eminim benim de hâlâ bu resmin göremediğim birçok kısmı olmasına rağmen yine de bu konulara yıllardır kafa yoran bir hekim olarak görebildiğim genel çerçevesini size sunmaya çalışacağım.    Bunu daha uzun yıllar “nefer olarak” bu alanda çalışmayı düşünen bir hekim olarak, bu alana katkı sunan gelmiş-geçmiş tüm “ustalara saygı” için; en azından bu alandaki ustaların da ustası “Ramazzini’ye saygımdan dolayı” yapmak istedim. 

*Dünyada ve ülkemizde meslek hastalıkları salgını kimler tarafından gizlendi?

*Bu salgının gizlenmesinde ILO-WHO başta olmak üzere uluslar arası; ÇSGB-SB-Üniversiteler-TTB-işçi ve işveren sendikaları vb dahil ulusal kuruluş ve güçlerin rolü ve sorumluluğu nedir?  

*Bu alanda çok ciddi ve kökten bir paradigma değişikliğine geçilmesi gerçeğini ilk defa bu yıl ifade eden ILO ne demek istiyor?

*Şimdiden bu paradigma değişikliği yapılmayacak olursa gelecekte hangi tehlikeler çalışanları-hekimleri-insanlığı bekliyor? 

 

Meslek hastalıkları gerçekten gizlenen bir salgın mıdır?

ILO’nun 28 Nisan 2013 Dünya İş sağlığı ve güvenliği günü nedeniyle hazırladığı dökümanının ana temasını “meslek hastalıklarını önlemek” oluşturuyor (1).  Bu önlemeyi sağlayabilmek için de küresel anlamda  “gizli salgını-hidden epidemic- ortaya çıkarmak” gereği vurgulanıyor.  Neden bu vurgu? Çünkü meslek hastalıklarından her yıl iş kazalarında ölenlerin 6 katından daha fazla ölüm olduğu halde kendileri hâlâ ortada yok.  Dünya Sağlık Örgütü ise birkaç yıl önceki bir yayınında meslek hastalıklarının ancak %1-5’nin kayda geçebildiğini ifade etmekteydi. (2) ILO bu yılki dokümanında pnömokonyozlar gibi bilinen en eski meslek hastalıklarına kas iskelet sistemi ve psikolojik sorunların hızla eşlik ettiğini; yakın bir gelecekte bunlara nanoteknoloji ve biyoteknolojik salgınların eşlik edeceğine işaret ediyor.

Meslek hastalıkları çağın gizlenen bir salgınıdır.  Bu öyle bir salgındır ki her yıl tüm dünyada 2 milyondan fazla, her gün 5500, hatta her dakika 4 kişinin ölümüne neden olan bir salgındır.  Yine bu öyle bir salgındır ki bu alanın profesyonellerinin hemen tümünde yıllardır kafa karışıklığı yaratılan bir salgındır.  Yıllarca bir taraftan hepimize “meslek hastalıkları %100 önlenebilir yalanının ezberletildiği”; öbür taraftan da çalışma koşullarına bağlı olarak “meslek hastalıkları çalışanların %0.4-12’sinde görülür” gerçeğinin/çelişkisinin göz ardı ettirildiği bir salgındır.  ILO bu hesapla yaptığı tahminini bu yıl daha da vurucu bir söylemle ifade etmektedir.  Buna göre demektedir ki “dünyada yılda 160 milyon meslek hastalığı-işle ilgili hastalık tahmin edilmektedir”.  Bu nasıl bir tahmindir ki aynı ILO bu rakamı 1990’ların sonunda da söylüyordu, şimdi de aynı rakamı telaffuz ediyor. Peki, gerçekten de dünyada yılda 160 milyon meslek hastalığı/işle ilgili hastalık tanısı konuluyor mu?  Kesinlikle hayır! Bu rakam sadece bir tahmindir.  Yılda 160 milyon meslek hastalığı rakamının ILO ve WHO tarafından yıllardır tekrarlanıyor olması dünya nüfusunun 15-64 yaş arası aktif çalışan kesiminde %0.4-12 meslek hastalığı bekleme oranına göre yapılan bir tahmindir.  Somut, saptanan-tanı konulan meslek hastalığı sayısı değildir (Eurostat 2010 çalışmasını saymazsak; direk-dolaylı resmi verisine ulaşabildiğim dünyadaki meslek hastalıkları sayısı bu 160 milyonun 160’da birini yarısını bile bulamamaktadır-i.a.). 

ILO 2013 raporunda bu rakamın bir tahmin olduğunu, gerçeği yansıtmadığını, salgının gizlendiğini bazı ülke örnekleri ile somutlaştırıyor.  İlk verdiği örnek devasa nüfusu ve hacmi ile Çin’dir.  Dünya nüfusunun ¼-1/5’ini oluşturan Çin’deki çalışma koşulları herkesin malumudur.  Ancak bu koşulların dünya ortalamasının üstünde “iyi” olduğunu düşünsek bile ILO’nun 160 milyon/yıl meslek hastalığı tahmininin en az ¼ veya 1/5’inin yani Çin’de yılda en az 30-40 milyon meslek hastalığı tanısını beklemek en basit bir düz mantık düşüncesinin bile varacağı bir sonuçtur.  Oysa ILO’nun aynı raporunda Çin’de 2010 yılında sadece ve sadece 27.240 (yirmi yedi bin iki yüz kırk) meslek hastalığı tanısı bildirildiği ifade edilmektedir.  Yani başka bir ifade ile Çin’de 2010 yılında, en iyi tahminle 30 milyon olguluk meslek hastalığı salgını gizlenmesi başarılmıştır!  Ölüm rakamlarını göz önüne alacak olursak 2010 yılında Çin’de en az 400 bin kişinin meslek hastalıklarından öldüğü gerçeğinin gizlenmesi başarılmıştır!  Aynı Çin’de tam da aynı yıl peş peşe yüzlü rakamları bulmayan ölümlü grip salgınında tüm dünyayı ayağa kaldıran Dünya Sağlık Örgütü bu kadar büyük bir meslek hastalıkları salgınında nerede, niye hiç sesi çıkmıyor? 

Benzer örneği ülkemizden verebiliriz.  Kayıtlı en az 20 milyon aktif çalışanı olan bir ülkeyiz.  Yani ILO’nun tahminleri ile bizde de beklenen meslek hastalığı sayısı yılda 80 bin ile 240 bin arasındadır.  Oysa hepimizin yıllardır bildiği “meslek hastalığı olmayan ancak meslek hastalıkları olarak ifade edilen sayı”nın 500 (beş yüz adet) civarındadır.  Evet, baştaki soruya dönersek: Meslek hastalıkları gerçekten gizlenen bir salgın mıdır?  EVET gerçekten de Meslek Hastalıkları salgını gizlendi, hâlâ da gizleniyor; “bizler tarafından”…

Dünyada meslek hastalıkları salgının günümüze kadar gizlenmesi nasıl başarıldı?

Bilindiği gibi dünya tıp literatüründe meslek hastalıklarının ilk defa açıkça telaffuz edilmesini sağlayan, birçok meslek hastalığının tanımlamasını da yapan ustaların ustası, büyük klinisyen Bernardino Ramazzini’dir.  Ramazzini 17. yüzyılda “bir üçüncül korunma önlemi olarak meslek hastalıklarını tanımlayan”, kitabını yazan; hekimlere ısrarla kendilerine gelen-muayenehanelerinde baktıkları hastalarına çalışma koşullarını sorgulatmayı isteyen ilk hekimdir.  Tanı koyduklarının geldikleri iş yerlerindeki çalışanların kontrolünü (ikincil korunma önlemi); uygunsuz iş koşullarının da düzeltilmesini (birincil korunma) ısrarla savunan ilk hekimdir.  Başka bir ifade ile meslek hastalıkları tanı sistemini bir koruma sistemi olarak gören; “yatay koruma sistemini” oluşturan ilk hekimdir Ramazzini… Hekim çağdaşlarını kişilerin hastalıklarının yaptıkları işleriyle ilgisi konusunda ikna edemeyince (bugün olduğu gibi birçok hekimin diğer klinisyenleri ikna edememesi gibi ) isyan etmiş ve mealen şu meşhur sözünü kitabına da yazmıştır: “bu azametli hekimleri sinameki kokan muayenehanelerinden çıkarıp bu insanların çalıştıkları yerlere mi götürsem yoksa o insanların çalışma yerlerindeki pislikleri getirip bu azametli hekimlerin burunlarına mı soksam acaba?”... 

Ramazzini’nin bu çabaları hekimler arasında o gün için çok kabul görmese de çalışanlar arasında çok ciddi uyanışlara, kıpırdayışlara yol açmıştır.   Bir taraftan sanayi devrimi çalışanların omuzlarında yükselişini sürdürürken öbür taraftan Avrupa’nın hemen tümünde ve yeni kıtada ciddi işçi hareketleri başlamış; diğer taraftan emek-sermaye-üretim-artı değer-kâr maksimizasyonu-bölüşüm vb. kavramların pratiğe dönüşünün teorisi kitaplaştırılmıştır.   Bu kıpırdanışların renginin farklı noktalara kaymasını önlemek amacıyla başlatılan birinci dünya paylaşım savaşı da bu emek hareketlerinin önünü kesememiş, 1917’de doğu bloğunda emek, yönetsel erk konumuna geçmiştir (ya da öyle sanılmıştır).  Bunun üzerine batı bloğunda sermaye ciddi bir arayışa geçmiş, daha milletler cemiyeti tam oluşturulamadan 1919’da bu kuruluşun çalışma yaşamındaki temsilcisi olacak “bağımsız” ILO’yu kurmuşlardır.  Evet, sermeye tarafından kurulan bu bağımsız kuruluş temel amacını da anayasasına aynen şöyle yazmıştır: “Herhangi bir ülkenin, emeğin insani koşullarını benimsememesi, kendi ülkelerindeki durumu iyileştirme isteğinde olan diğer ülkeler için bir engel teşkil edecektir. Özünde haksız rekabeti önlemeyi amaçlayan bu söylem hele hele insan haklarına saygı, insani çalışma koşullarının temini vb. sosyal hakları da içerince o günün koşullarında tüm batı dünyasında birçok sıkıntıyı önleyen karşı devrim niteliğinde bir eyleme dönüştü.  Bu söylemin eylemliliği de “işçi-işveren-devlet” değişmez üçlü saç ayağı ile yapılandırıldı. 

O günün koşullarında çalışma yaşamındaki en büyük sıkıntılar madenler başta olmak üzere uygunsuz çalışma koşullarıydı.  Özellikle madenlere giren hemen her insan ya birkaç sene içinde melekler tarafından Tanrı huzuruna alınıyordu ya da çalışamaz halde malul ve sakat kalmaktaydı.  Ölüm olaylarını azaltmanın ilk koşulunun çalışma ortamlarındaki “toz”un mutlak suretle kontrol altına alınması gerçeği de bilimsel olarak gösterilmeye başlandığı için devlet erki kanalıyla işverenlere bu konuda baskı oluşturulmaya başlandı.  Madenlerde tozun azaltılmasının koşulları belirlendi (birincil korunma) ve uygulamaya sokuldu.  Yani sosyal çalkantıları önlemek için devlet erki kontrolünde işverene gerekli çalışma koşulları sağlatılarak işçi kuruluşuna teslim edildiği “birileri”nin noterliği ile gösterildi.  Böylece ilk zamanlarda akut etkiyle ölümler kısmen azaltıldı, ancak o ortamlarda birkaç yıl çalışan kişiler hemen ölmemeye başladı, fakat zaman içinde nefes alamaz, çalışamaz hale geldi.  Sosyal bir yoksunluk içinde yaşamlarını devam ettirdiği için bu kişilere çalışamama dereceleri ölçüsünde (maluliyetleri) bir takım sosyal hakların verilmesi (dördüncü-quarterner prevention-koruma-i.a.) gündeme geldi.  Fransa ve Amerika başta olmak üzere batı ülkelerinin büyük bir kısmında tazminat-maluliyet vb sosyal haklar hızla uygulamaya sokuldu (daha sonra bu haklar iş kazaları ve meslek hastalıkları sigortacılık kolu bünyesinde kurumsallaştırıldı).

Bu arada (1900’lerin başı henüz) teknolojik büyük buluşlar da peş peşe gelmekteydi.  Bu buluşlardan biri de bilinmeyen bir ışınla Röntgen tarafından insan vücudunda görüntülerin elde edilmesiydi.  Bu buluşun hızla uygulamaya girdiği alanların başında madenler geldi.  Özellikle o güne kadar en çok ölümlerin olduğu Batı Virginya’daki madenlerde çalışan 100 bin kişinin akciğer röntgenleri çekildi.  Meleklerin erkenden gencecik insanları almasının nedeni çok acı bir şekilde “gösterildi”; erkenden akciğerlerde toz birikiminin nasırlaşmaya, akciğerlerde havalanacak alanın kalmamasına neden olduğu gösterildi.  O tarihlerde kurulmuş olan Amerikan Radyoloji Derneği tarafından bu bulgular 2 büyük çalışma ile yayımlandı.  Büyük ses getirdi bu çalışmalar.  Bunun üzerine yeni kurulmuş olan ILO 1930’larda bu alanda çalışan hekimlerden oluşan bir uzmanlar heyetini Güney Afrika’nın Johannesburg kentinde topladı.  Resmi olarak ilk “akciğerde toz toplanması: pnömokonyoz tanımlaması yapılarak (bu tanım 1972’de –akciğerde toz toplanması ve buna karşı gelişen doku reaksiyonu şeklinde revize edildi); pnömokonyoz yapıcı işlerde çalışan kişilerin belli aralıklarla akciğer grafilerinin çekilmesinin ve değerlendirilmesinin esasları oluşturulup bu alandaki ikincil korunma’nın ilkeleri belirlendi (bu ilkeler 1950-70-80-2000-en son 2011’de ILO klasifikasyonu olarak revize edildi). 

İkinci dünya paylaşım savaşından sonra uluslar arası alanda taşlar daha bir belirgin olarak yerine oturmaya başladı; milletler cemiyetinin yerini Birleşmiş Miletler aldı ve buna bağlı Dünya Sağlık Örgütü başta olmak üzere birçok kuruluş oluşturuldu.  Bununla paralel olarak ABD başta olmak üzere batıdaki üniversitelerde meslek hastalıkları klinikleri hızlı bir şekilde yaygınlaşmaya başladı.  DSÖ hepimizin bildiği “sadece hastalık halinin olmaması değil kişinin ruhen-bedenen ve sosyal yönden tam bir iyilik halinde olması” şeklindeki sağlığın tanımını yaptı.  Sağlığın bozulmasının erkenden fark edilmesi (tıbbi erken tanı = üçüncül-tersiyer-koruma)nın kişilerin etkilenme derecesini azaltacağı; böylece morbidite ve mortaliteye olumlu katkı sunacağı; daha da önemlisi aynı koşulların başka kişilerde yeni bozulmalara yol açmasını da önleyeceği (ikincil ve birincil korumada oto kontrol şekli) gerçeğini ifade etmeye başladı.  Hatta bu vurguyu 1978’de geliştirerek sağlığın dinamik bir tanımlama olduğunu ileri sürdü.  Hastalıklara, kısmi rahatsızlık, fonksiyonel etkilenme-maluliyetlere rağmen uygun tamamlayıcı sosyal desteklerle kişinin koşullarına uygun bir dinamizm içinde yaşamını sürdürebileceğini deklare etti (dördüncü-quarterner-korunma –i.a.).

ILO’nun meslek hastalıkları salgınının küresel anlamda gizlenmesindeki sorumluluğu (hatası?) nedir? 

ILO’nun kuruluş aşamasındaki kurucu güçleri (sermaye) ve koşullarının (1.paylaşım savaşı ve 1917 gerçeği) buna engel olma olasılığı gibi bir senaryoyu bir tarafa bırakacak olsak bile; çalışma yaşamındaki korunma stratejisini sadece dikey bir yapılandırma üzerine kurgulamış olması bu salgının gizlenmesindeki en büyük faktör oldu.  ILO’nun önerdiği dikey yapılanma birincil-ikincil-üçüncül (primer-sekonder-tersiyer prevention) korunma sırası-silsilesi şeklindedir.  Teorik olarak oldukça doğrudur ancak pratiğe yansımasının mümkün olmadığı ütopik bir yapıdır. İkincil korunma ise dolayısıyla bununla paralellik arz eden her ülkede başka türlü algılanan (bir dönem bizde de 6 ayda bir tüm çalışanlara akciğer grafisi çektirme gibi bir garabeti barındıran) bir yapıdır.  Belki de daha da vahimi ILO’nun üçüncül koruma diye sunduğu yapıdır. Bu Ramazzini’nin önerdiği gibi bir “üçüncül koruma =tıbbi korunma” anlayışından uzaktır; “yasal-sigortacılık zeminine indirgenmiş bir koruma” kavramıdır.  Bu tip koruma bugüne kadar literatürde ismen geçmeyen ancak 1978’de WHO’nun tarif ettiği fakat adlandırmadığı “dördüncü-quarterner-koruma”dır.  Neden?  Çünkü ilk defa bu yıl bir gizli salgından bahseden ILO nerdeyse bir asra dayanan geçmişinde başından beri meslek hastalıkları kavramını hep  “liste sistemi” içinde sunmuştu.  Başka bir ifadeyle “bire-bir meslek/iş = hastalık” şeklinde sadece ve sadece “illiyet/nedensellik=liste” bağıyla ortaya koyup tüm dünyaya bu şekilde dikte ettirmişti.  ILO her meslek hastalığını oluş, tanı ve prosedürlerinin hepsini kuruluş yıllarındaki mantıkla düşünerek “iş kazaları” ile eşdeğer bir oluş, ortaya çıkış ve gerekeni yapış şeklinde devletlere-işverenlere-işçilere uygulatmayı önermiştir. Her meslek hastalıkları tanısını “maluliyet-tazminat-rüc’u-mahkeme” sarmalına sardırmıştır. Bu durumun meslek hastalıklarının dünyada da bu acı tablolara gelmesindeki en büyük faktör olduğunu dolaylı da olsa ILO nihayet  bu yılki raporunda itiraf etmiştir.  Meslek hastalıkları tanısında ciddi bir paradigma değişikliğinin zorunluluğunu nihayet bu yıl ortaya koymuştur.  Bunun nedenini irdelediğimizde beklenen bir gerçeği görüyoruz.  İlk defa 2004 yılında ABD Çalışma Bakanlığına bağlı iş sağlığı ve güvenliği dairesi -OSHA- işverenlere çalışma amacıyla gönderdiği meslek hastalıkları bildirim broşürleri-formlarını yasal tanı bildiriminden tıbbi tanı bildirimine dönüştürmüştür. Bildirim yapılacak meslek hastalıklarının işverene karşı yasal takip delili sayılmayacağı; iş yerlerinde ikincil ve birincil korunma önlemlerinin alınması amacıyla kullanılacağı güvencesini işverene vermiştir.  Yine ABD’de Sağlık Bakanlığına bağlı Hastalık Kontrol Merkezi (CDC)’nin bir birimi olan Ulusal İşçi Sağlığı ve güvenliği enstütüsü -–NIOSH-’da bu konuda çalışmalarını yaygınlaştırma amacıyla 2012 yılı bütçesine yeni risklere bağlı oluşacak hastalıkların erken tanı sistemini oluşturma kararı almıştır.  İşte tüm bu gelişmeler nedeniyle olsa gerektir ki ILO yıllar sonra ilk defa bu yıl meslek hastalıkları tanı sisteminin tıbbi boyutuna işaret etmiştir.

DSÖ ise maalesef meslek hastalıkları konusunda küçük çaplı epidemiyolojik tarama projeleri dışında hâlâ ciddi bir strateji geliştirememektedir.  Meslek hastalıklarının etyolojik bir tanımlama olduğu gerçeğini hazırlamakta olduğu ICD-11 versiyonlarına koymayı başarabilmesini beklemekten başka bir seçenek gözükmemektedir.                        

Ülkemizde meslek hastalıkları salgının günümüze kadar gizlenmesi nasıl başarıldı?

Ülkemizdeki tablo maalesef dünyadan pek de farklı değil, hatta bazı yönleri ile daha da dramatiktir.  Sadece biz hekimler tarafından bunun itirafı biraz daha acıtıcıdır. Çünkü mevcut tablonun bu günkü halde olmasında hepimiz kıyısından köşesinden sorumluyuz. Ülkemizdeki durumu değişik zamanlarda değişik ortamlarda birçok kereler dile getirmiştim, hatta zaman zaman sert ifadelerle... Burada sadece birkaç tarih ve başlığı anımsatacağım (her birinin altı birkaç sayfayla dolar)

1946 SSK – İş kazaları ve meslek hastalıkları sigortacılık kolu  -

İş kazaları ve meslek hastalıkları dispanserlerinin açılması-  İş yeri hekimi-endüstri hekimi- tanımlamaları- açılan dispanserlerin biz hekimlerin zorlamasıyla önce genel hastalık polikliniklerine sonra yine biz hekimlerin dürtüsü ve zorlamasıyla sonu hüsranla biten devasa SSK hastanelerine dönüştürme süreci…

ILO’nun 1968 çıkarması, ÇSGB-İSGÜM’ün ILO’nun maddi-manevi destek ve baskıyla kur(durt)ulması…

1972- İstanbul ve Ankara’da birer meslek hastalıkları kliniği kurulması için 2 dahiliye uzmanının batı ülkelerine gönderilmesi; bu 2 uzmanın kurulan klinikleri meslek hastalıkları hastanelerine dönüştürüp SSK iş kazaları ve meslek hastalıkları sigortacılık kolunun ekspertiz kurumu haline getirilmesi (ILO’nun üçüncül koruma diye tüm dünyaya yutturduğu yasal tanı-maluliyet-tazminat-rüc’u sarmalını en sağlam yapan ülke olma durumumuzu bugüne kadar müdafaa ve muhafaza gücümüz hâlâ devam ediyor)

SB tarafından 1978’de yenilenen tüzük ile bu 2 dahiliyeci ile beraber 2 halk sağlığı hocamıza meslek hastalıkları uzmanlığı- sorumluluğu - yetkisi ve unvanının verilmesi, ancak maalesef “bu iki klinik branşın” bir araya gelip de meslek hastalıkları uzmanlık alanını pratiğe dönüşecek şekilde üniversiter anlamda kurumsallaştır(a)maması…

Bunun üzerine 1988’de TTB bünyesinde meslek hastalıkları uzmanlık alanı kurumsallaşıncaya kadar “iş sağlığı ve meslek hastalıkları alanında” tam gün hizmet vermek isteyen hekimlere bu alanda uzmanlaşma sürecini başlatacak mezuniyet sonrası eğitimlerin başlatılması… Ancak yine maalesef bunun sonraki dönemlerde ülke genelinde fabrikasyon usulü bir imalata dönüştürülüp 30 binden fazla hekime “iş sağlığı ve meslek hastalıkları alanı gibi tıbbın en önemli uzmanlık alanının peşkeş çekilerek hekimler için ikincil-üçüncül-dördüncül gelir getirici kapıların açılması zihniyetinin kurumsallaştırılması”…

Sen çok ideolojiksin ben bu işi daha iyi yaparım (pazarlarım) düşüncesinin 2002’den itibaren her aşamada iliklerimize kadar nüfuz ettirilmesi: sigortacılık kolu ve alt yapısı olmadan meslek hastalıkları hakkının “tüm çalışanlara” verildiği balonuyla donatılan iş kanunu, onlarca-yüzlerce yönetmelik-yönerge…

20 Haziran 2012 yıllarca özlemle beklenen ISG kanunu : “tıbbi meslek hastalıkları tanımını yasaya koyup bunu ol şekliyle bildirmeyen işveren-hekim-sağlık kurumuna cız” dedirtilmesi; “bildirenin ise 7 ceddinin canına okurum” anlayışıyla taçlandırılan yasamız; bunun çocukları-nüveleri her gün imal edilen yönerge-genelge-tebliğ vs vs ler..

Üniversiteler … tısssss… Meslek hastalıkları klinikleri de neymiş, ne işe yarar, ne yaparlar ki var işte mastır-tastır-doktora-moktora larımız gırla gidiyor; yeni yeni icatlar çıkarmayın başımıza anlayışı???

Sağlık Bakanlığı…. 24 Temmuz 2012’de aslanlar gibi 3-5 kişiye “iş ve meslek hastalıkları uzmanı” unvanı – yetkisi- sorumluluğu verdim ya daha ne istiyorsunuz.  Bakalım kaç gün- kaç ayda bıkacaksınız canınızdan; iş yeri hekimliği bile yapamazsınız; bu alanda hekimlik kurumunun tüm gücü ÇSGB’dadır; ben daha ne yapabilirim ki, ben anlamam, beni ilgilendirmez!!!… ÇSGB da bu uzmanlardan kendi eğiticisi de olan “göğüs hastalıkları uzmanı+tescilli iş ve meslek hastalıkları uzmanı 10 yıllık tıp Profesörüne işyeri hekimlik sertifikası lütfetmek için tıp diplomasını bile ister”; sonraki aşama neyse…

Sonuç ve Öneriler

Meslek hastalıkları salgınını nereye kadar gizleyeceğiz? İş yerlerinin hastalık üretim merkezleri olmasını engellemenin ilk ve en önemli yolu “üçüncül korunma stratejisi” olarak 1.-2.-3. basamak dahil tüm sağlık sunum basamaklarında “meslek hastalıkları tıbbi tanı koyma sistemini” oluşturmaktır.  Ancak bu yolla etkisini bilmediğimiz yüzlerce çeşit kimyasalın, tozun, partikülün, fiziksel, ergonomik, psikolojik durumların patojenitesini görebiliriz.  Meslek hastalıkları tanı sistemini tıbbi-multifaktöryel- etyolojik bir tanı stratejisine dönüştürme dışında kısa-orta vadede bir çözüm gözükmüyor.  Bunun da sağlanması için üniversitelerimizde birinci basamak çalışma yaşamı hekimlik hizmetlerinin (İYH) şüphede kaldıkları olguları tüm yönleri ile inceleyecek ve son karar verecek meslek hastalıkları kliniklerini kurmak zorundayız.  Aynı zamanda Sağlık Bakanlığına bağlı çok ciddi alt yapıları olan ancak bugünkü işlevleri 2.basamak hizmet hastanesi statüsünü geçmeyen meslek hastalıkları hastanelerini eğitim hastaneleri-enstitü yapılandırmasına dönüştürmek zorundayız. Yeni ISG yasasının öngördüğü “tıbbi meslek hastalığı tanısını” zoraki uygulamaya kalkmak çalışan, işveren, hekim, iş güvenliği uzmanı başta olmak üzere etkisi yıllarca silinmeyecek kaoslara neden olacaktır. Yasal tanı ve bunun sosyal gerekleri bireysel bir hak arama sürecidir.  Bu hakların bireysel fonksiyonel etkilenme paralelinde sağlanması bugün için bazı ülkelerde olduğu gibi bizde de yasal tanıyı gereksiz kılacaktır.   

Prof. Dr. İbrahim Akkurt

Seçilmiş bazı kaynaklar

(1) ILO The prevention of occupational diseases. World Day for safety and health at work.  28 April 2013  ISBN 978-92-2-127447-6(web)

(2) WHO-GOHNET newsletter, 2007, isssue: 12

http://www.ilo.org/public/turkish/region/eurpro/ankara/about/ilo_amac.htm - 20/05/2013 giriş

Kendall N. International Review of Methods and Systems Used to Measure and Monitor Occupational Disease and Injury: NOHSAC Technical Report 3: Wellington, 2005

OSHA Forms for Recording Work-Related Injuries and Illnesses.  Occupational Safety and Health Administration U.S. Department of Labor. OSHA’s Form 300 (Rev. 01/2004)

 

Facebook
yorumlar ... ( 2 )
30-10-2013
31-10-2013 10:10 (1)
Çoğuna yürekten katıldığım bu makale de "kral çıplak" diye haykıran nadir çalışmalardan biri. Bence makalenin birinci dereceden muhatabı işçi sınıfı adına mücadele ettikleri iddiasında olan siyasi partiler ve işçilerin maaşlarından kesilen aidatlarla geçimlerini sağlayan sendikalardır. Bakalım üstlerine alınacaklar mı? AA
31-10-2013 12:29 (2)
İzmitliyim, burada doğdum, babam da öyle. Buraya Adıyaman'dan gelen bir arkadaşım şunu sordu 'ne zaman kocaeli gazetesini açsam, ölüm ilanlarında hep şu lastik fabrikasından emekli, zaten şu kadar süredir hasta olan kişi 50li yaşlarında hayatını kaybetti.' haberleri.. Dışardan bakan biri bunu çok net görüyor, fabrikalar insanların emeklilikten 3-5 yıl sonra ölmesinin tek sebebi. Çoğunlukla da akciğer kanseri. Heryer hastane, heryer ambulans, heryer..peki amaç ne? Evlerden, sokaklardan, yerlerden ölüp düşen insanları toplamak. Emekli ikramiyesi? ver onları kanser endüstrisine bakalım, köle! G.Ç
kalan karakter : 1000
Yorumlarınıza ad soyad mail adresi eklerseniz iyi olur. Mail adresiniz yayımlanmaz.
Bir okurumuzun uyarısı üzerine KÜRT DİRİLİŞİ adlı kitapta "sorunun çerçevelenmesi"ndeki "başarı" ne anlama geliyor, onu kısaca ve anladığım şekliyle özetleyeyim. PKK özellikle gelişme döneminde çalışma alanı olarak sadece ve sadece bölgedeki Kürtlere yönelir ve "Ya devleti tercih edeceksiniz ya bizi" dayatmasını en yoğun şiddet yöntemiyle uygular. Bu arada devletle de çatışır ama daha çok kendisine destek vermeyen KÜRT aşiretlerine saldırır. Kendisine destek vermeyen Kürt köylerine saldırır.(Daha sonra da Koruculara ve ailelerine). Aynı bağlamda bölgedeki öteki KÜRT gruplarına ve sol gruplara saldırır. Bu şekilde yüzlerce (tahminime göre binden fazla) insan öldürür. ÇERÇEVELEME bu kampanya sonunda "başarılmıştır" Bölgede ya "devletten ya da PKK'dan yanasınız, başka yol yok" koşulu hayata geçmiştir. Bu şekilde neredeyse tüm Türkiye sosyalist güçleri de "hür iradeyle" değil, dayakla, cinayetle hizaya sokulmuştur. Ya devlet ya PKK'dan yana olmak. ÇERÇEVE budur, devam etmektedir. KArs
Yeni yazı yayımlamaya kısa bir ara vermeden önce D vitamini tartışmasında en önde vitrinde "bizim taraftan" bir yazı (Onur Şahin'in) durmasın, son sözü biz söylemiş gibi olmayalım diye hazırda bekleyen bu eski yazıyı koyduk. Ay sonuna dek yeni yazı koymayacağız artık olağandışı bir şey olmazsa. Bu arada SOL SANSÜR ile ilgili yazımız hayli destek ve ilgi gördü, ama yazıyı yaygınlaştırma konusunda özellikle yazar arkadaşlarımızda büyük bir tedirginlik olduğunu da gördük. SOL SANSÜR öyle yabana atılacak bir şey değil dostlar, bu sitenin okur yazarları arasında bile o çevreler ciddi bir sansür-dışlanma-tecrit edilme korkusu yaratıyor. Biliyorduk zaten. Sonuna dek mücadele edeceğiz. Sansür zayıflamadan solun gelişmesi, fikir üretmesi olası değil. Sırf bundan ötürü. Yoksa sağ olsunlar her şart altında biz okur buluyoruz. Editör-3
DVit tartışması istediğimiz nezakette geçmedi. İçerik güçlü, ama üslup karşılıklı çok düştü. Sert üslubumdan ötürü kimi kırdıysam özür dilerim. Şöyle bir uzlaşma önereceğim. Biz D vitaminini halka önerdik. Karşı taraf öneremezsin, kanıtın yok dedi. Biz var dedik, gösterdik, onlar yeterli değil dedi. Bizim iddiamız onlara baskı yapıp bunu kullanmalarını sağlamak değildi. Bu mutlak doğrudur, güçlü kanıtlar vardır diye kimseye baskı yapmadık. Onlar da bunu öneremezsiniz diyen görüşlerini daha az suçlayıcı ve daha az baskıcı dile getirirlerse (yasaklanmak istenen bu maddeyi önermektir) sorun kalmayacak. Elimizde bir tane bile kanıt olsa bize yeterlidir. Ama bilimde her şey değişir. Yetersizdir diyorlarsa demeyi sürdürsünler, onların bakış açısından o doğrudur. Burada da desinler, ama suçlamasınlar, tabip odasına şikayet, mahkeme lafları uçuşmasın. Burası "Tıp Bu Değil"in tartışma ortamı. Hekimlik-bilim anlayışımız şu an çok farklı, çözümü zamana bırakalım. Saygıyla. Kaan Arslanoğlu
SOL SANSÜR genel olarak sansürde olduğu gibi sadece bizlerin, yazarların sorunu değildir değerli okur. Bizler onu aşmanın bir şekilde yolunu buluyoruz. 10 kişiye ulaşacakken 1 kişiye ulaşıyoruz, yine ulaşıyoruz. Asıl mağdur sensin. Sol sansür genel sansürden farklı değildir zaten, onun içindedir, mekanizması, sağcı yapısı aynıdır. Bundan en çok sen zarar görüyorsun. Bilgi alma hakkın gasp ediliyor, düşünce ufkun daraltılıyor, bilincin hapsediliyor. Takdir sizindir. Ama lütfen bu yazıyı değerli buluyorsanız yaygınlaştırın. En son noktadaki "mükemmel" okur, “hımmm, hiç fena yazmamış..." deyip başka konuya geçen okur olmayın. Devamı aşağıda...
Af edersiniz, ama bu böyle: Bizler sansürün yazar çocuklarıyız, sizler de sansürün okur çocuklarısınız. Sansür asıl senin eserin. Bu durumu değiştirmek için bir şeyler yapalım. Sorunun önemli olduğunu düşünüyorsanız destek verin. Son sözü sizler söyleyeceksiniz. Ey tekil okur, bizzat sen söyleyeceksin. Kaan Arslanoğlu
Cevdet Kudret Ödülü verilmiş. Aydınlık da bunu haberleştirmiş. Gözünüz aydın. http://www.aydinlikgazete.com/ sanat3/53143-cevdet-kudret-odulu-kemal-varola-verildi.html
Çoktandır bu konu tartışılıyor. Edebiyatta gerçekçilik esas. İster toplumcu, ister sosyalist gerçeklik. Önemli olan bu ödüllerin belli kişiler arasında paylaşılması. Burada kişilerden çok, bu kast sistemi sorgulanmalı. Asıl konu bırakılıp kişilere indirgemek, bu kast sistemini görmezden gelmek olur. Edebiyat yarışmalarında gönderilen eserler okunamazsa, zaten kime verileceği baştan belli ise, kişilerin uygunluğunu fikir bazına indirmeye gerek var mı? Yani sizlere verilse ve iyi solcu olsanız, edebiyat yarışmalarını masum kılar mı? Temelden yanlış olanın tartışmasın gerek var mı? Ülkemizin düştüğü durumu tartışmak ve çıkış yolları aramak yerine,kişilerin ne kadar ne olduğu çok mu önemli? Bence tek doğru söz burjuva sanatı içinde kayboldğmz M.B
DOST SİTELER
Toplam Giriş Sayısı : 764875
Arama

İmzasız yazı yayımlanmaz. Yazıların sorumluluğu öncelikle yazarına aittir.