Vasat Edebiyatı çürütmeye devam ediyor
“En iyi yayıncı-yazar-yayınevi, en az kâğıdı en ucuza basıp en pahalıya satandır. Edebiyat piyasası ya da piyasa edebiyatı daha iyi nasıl tanımlanabilir ki?” (s.32) Edebiyatı piyasalaştıran ve piyasayı edebiyata bulaştıranların ipliğini pazara seren Taylan Kara yeni kitabı “Vasat Edebiyatı 101”le en iyi yayıncıyla(!) ve bu en iyi yayıncının yönelimini böyle tanımlıyor. Dolayısıyla bu tanımla beliren piyasa edebiyatı, Amerikan ‘bestseller’ kategorisinde çürüyüp gidecek ve toplumsal dokuyu ve gerçek Türk edebiyatını da hiçleştirecektir. “Böyle kitapların arkasında Newyork Times, People vs. gibi bilindik gazetelerden ya da önemli bir kişinin imzasıyla “enfes”, “nefes kesici”, “müthiş bir kitap” gibi derin! Açıklamalar bulunur; bunda da bol bol vardır. Konu Amerikan popüler sineması ve popüler kültürünün milyon kez işlediği konulardır; çılgın bilim adamları, entrikalar, büyük sisteme dokunmayan küçük suçlar, Kuzey Kore ve Rus ajanları, gizli servisler, hepsinin sonunda iyiliğin galip gelmesi vs. sıradan Amerikalı vatandaşı avlayacak her beğeni öğesi vardır bu çorbada.” (s.24) Böylesi kitaplara ve yapay yaşantıların tılsımlarıyla çevrelenen okur, ne okuyacağını iradesizce kabul etmiş olmaktadır. Egemen piyasa koşullarında dayatılan kültür çürümesi; okuyucuyu algılarıyla oynayarak, çeşitli medya araçlarıyla yönlendirerek biçimlendirmektedir. Böylelikle, “…sıradan okurun beğenisi reklamlarla ve bir yığın ideolojik aygıtla yönlendirilir. Hangi kitaplara ulaşacağı, hangisini okuyacağı bile az çok öngörülmektedir, çoğu okur da bu profile uyar. Sıradan okur bir yansıtıcıdır, çoğu kez egemen kültürün kendisine verdiklerini yansıtır. Sıradan bir okurun estetik zevki toplumdan bağımsız değildir ve estetik bilinci belli bir biçimde biçimlendirmiştir ve çoğu kez ne yazık ki düşük niteliktedir.” (s.47)
Düşük nitelikle, kendini çürüyen edebiyatın içindeki bulan okurun gerçekliği algılayışı da sıfırlanmıştır. Özellikle çok satan, çok okunan, enfes ve nefes kesici gibi soğuk reklâm pazarlamalarıyla piyasaya sürülen romanlarla, estetik zevk alçaklığının, körelmiş insanî duyarlığın tohumları ekilir. “Estetik beğenisini böyle romanların şekillendirdiği insanın, dünyayı kavrama yeteneği sakatlanmıştır.” (s.15) Bu sakatlanmada, yazarın görevi başattır. “Sanatçı bunun bilincinde olsun ya da olmasın, sanat eserinin bir dünya kavrayışı, bir toplumsal karşılığı, tarihsel olarak oturduğu nesnel bir gerçekliği, kısacası pratik bir değeri vardır.” (s.52) Sanatçı kişiliği bu bilinçten yoksunsa; dil bilmiyorsa, imlâ kuralları bilmiyorsa, toplumsal sorumluluk iradesi taşımıyorsa, bu sanatçı kişiliğinde nesnel gerçeklik farkındalığı aramak yersizdir. Ancak piyasa gerçekliği taşıyan, maddi hassasiyetleri olan sıradanlık âbidesi bir tipolojiyle karşı karşıyayız demektir.
Geçtiğimiz yıllarda, Kültür Bakanlığı’nın dört yüz küsur lirayı bilinmeyen seçici kurulla, bilinmeyen (!) yazarlara (!) dağıtması tek başına olağan üstü bir olay olması gerekirken, görmezden gelindi. Devlet eliyle yazarlara rüşvet niteliğinde nakdî destek verilmişti. “Devletler, var olduğundan beri kime para vereceğini çok iyi bilir. ‘Devlet geleneği’ bu konuda hiç yanılmamıştır; hangi yazara para, hangi yazara hapis cezası verileceği çok iyi bilinir. Tarihe bakıldığında bu seçimin büyük bir titizlikle yapıldığı görülecektir.” (s.79)
Böylesi çirkin ve batak bir durumda, edebiyat piyasalaştıkça gericiliğe taşınmaktadır. “İnsan bilincini uyuşturan, bilinci çürüten, algıyı yavaşlatan, farkındalığı azaltan, farklılıkları keskinleştirmeyip yumuşatan sanat anlayışı gerici bir sanat anlayışıdır. Panolarda reklamını gördüğümüz, kitapçının vitrininde dizilen, holding gazetelerinde bizlere sırıtan sanat, asla bir tesadüf değildir. İlerici sanat dönüştürür. İlerici sanat, insanın nesnel gerçekliğe nüfuz edebilmesini sağlayarak çevresini, kendisini ve toplumu daha iyi anlamasını sağlar.” (s.82) İnsanı güzelliklere, salt gerçeğe iten ve gerçeklik bilincini aşılayacak bir sanat anlayışıyla edebiyatı sarmalamak, insana ve edebiyata verilen değerin, ahlâkın temelini oluşturacaktır. Yazarın yaratımı, piyasaya alet edilmiş edebiyatla değil; edebiyatın öncelendiği ve yaratımın estetiğiyle biçimlenmiş bir anlayışla ortaya çıkabilir. Bu aynı zamanda yazarın siyasal tavrını da barındırır. “…siyaset, gündelik yaşamdaki siyasal tutum değil, sanatın, oluşurken insana bakışında aldığı siyasal tutumdur. Bir yazarın edebi değeri, güncel siyasette aldığı tutumda değil, eserlerinin güncel siyaseti aşan bir düzlemde insanla kurduğu estetik ilişkide saklıdır.” (s.40) Böylelikle, eser, insana yaklaşmış ve güzeli, çirkini, iyiyi ve kötüyü irdeleyerek nesnel gerçekliği açığa çıkarmış olur.
“Sanatın insan üzerindeki etkileri bugünden yarına, günler ya da aylar içinde ortaya çıkmaz. Sanat, insanın kavrayışını, dünyayla olan temasını, nesnel gerçeklikle olan ilişkisini şekillendirir. İnsan nesnel gerçekliği doğrudan algılayamaz. İnsanla nesnel gerçeklik arasında binlerce dolayım vardır. Sanat, işte bu ilişkiyi etkileyen çok etkin bir araçtır.” (s. 88) Taylan Kara’nın saptaması doğrultusunda denebilir ki, edebiyatı piyasalaştıran yazarlar, nesnel gerçekliği paramparça edip, insan aklıyla alay etmenin aracı olarak sanatı ‘kullanmaktadır’ Hâlbuki “sanat, insanın estetik bilincini şekillendirir. Boyun eğmek ya da isyan etmek; işte bütün bunlar estetik bilincin ürünleridir. Bütün bunlar, insanın nesneyle kurduğu ilişkiyi şekillendirme kaygısıdır. Toplumun estetik bilincini şekillendirmek için amansız bir kavga vardır.” (Ss. 88-89) Bu kavga içinde piyasa edebiyatı başat olarak etkin görünmektedir. Romanlar dil bilincinden yoksun yazılmaktadır. Estetik kaygıysa hiç yok! Böylesine düzeysiz romanlarla, roman karakterleriyle bayağı yaşam biçimini dayatan edebiyat piyasası insanı da bayağı algı çirkefliğine hapsetmektedir.
Taylan Kara’nın, “Bir roman karakteri, yazarın istediği zaman istediği şeyleri söyletebileceği, hasımlarına laf çaktığı, siyasi görüşlerini yücelttiği bir kukla tiyatrosu mudur?” (s.42) sorusu kadar; bu romanların basımını üstlenen yayınevlerinin içinde bulunduğu kapitalist döngünün ‘boyun eğen’ insanı yaratma hakkını nereden bulduğunu sormak da haklı bir sorudur. Taylan Kara, bu kapitalist ilişkilerle basılan kitapların ve yayınevlerinin işlevleri üzerine şu saptamaları yapıyor: “Neden bankalar, büyük holdingler, para yatıracakları çok daha kârlı alanlar varken ve büyük olasılıkla zarar ettikleri halde yayınevleri kurar, sergiler açar, ödüller dağıtır? Çok hayırsever olduklarından mı? Kültür endüstrisinin aygıtları topluma neden hep aynı tip sanat anlayışını pompalar? Egemen ideoloji, galerilerde ne göreceğinizle, sinema salonlarında ne izleyeceğinizle, odanızda ne okuyacağınızla neden bu kadar ilgilidir? Dünyaya nasıl baktığınız onları doğrudan ilgilendirir çünkü. Gördükleriniz, izledikleriniz, okuduklarınız size boyun eğdirecek ya da sizi isyan ettirecektir.” (s.89)
Edebiyattaki çöküş derinleştikçe ve kültürel yozlaşma çatlakları büyüdükçe sanat ve edebiyat tekelcilerin, piyasanın tahakkümünde bir diktatoryaya dönüşmesi de kaçınılmaz olacaktır. Taylan Kara’nın böyle bir durumda nasıl bir diktatoryayla karşı karşıya kalacağımızı şöyle açıklamaktadır: “Edebiyat dünyasında diktatörlük nasıl olur? Karşı çıktığınız iktidarın başındaki kişi siyasetçi değil de edebiyatçı olsaydı edebiyatta ne olurdu? Ben söyleyeyim:
Kendi edebiyat anlayışına uygun dar bir kadro kurarak edebiyatı bu kadroyla yönlendirirdi.
Edebiyat ödüllerini kontrol altına alır, kendisi verirdi.
Edebiyat yayıncılığını tekeline alır, istediği kitapları öne çıkarırdı.
Kitap eklerine kendisi gibi olanların yazmasına izin verir, diğerlerini sansür ederdi.
Kendi edebiyat anlayışını herkese dayatırdı.
Kendi anlayışına uymayan kitapları görmezden gelir, yok sayardı.
Liyakat ve yetenek dikkate alınmaz, kişisel ilişkiler öne çıkardı.” (Ss. 84-85)
Taylan Kara, yeni kitabı “Vasat Edebiyatı 101”le, edebiyattaki vasatlığı, yozluğu, ödül-para-şöhret ilişkilerini, kötü romanlarla insanların estetik bilincini nasıl kötürümleştirildiğini önemli örneklerle irdeliyor.
Kaan Turhan
* Taylan Kara, Vasat Edebiyatı 101, Hayâl Yayınları, Mayıs-2015, 109 Sayfa.