Gençlerle “Ne okumalı, nasıl okumalı” üstüne bir söyleşi yaptık. Birlikte gördük ki, öncelikle okunması gereken temel kitaplardan büyük çoğunluğu okunmamış. (Örneğin Politzer’in Felsefenin Temel İlkeleri, Afşar Timuçin’in Düşünce Tarihi, birçok dünya ve Türk klasiği roman…) Şaşırtıcı değil. Okuma alışkanlığı, özellikle kitap okuma alışkanlığı geriliyor. Okunan az sayıda kitabın çoğunluğunu da popüler güncel kitaplar oluşturuyor. Bunun önemli nedenlerinden birini birlikte yeniden keşfettik… Sorun son derece basit, doğrudan ve parasal. Temel eserler medyaya -ki sağ ve sol medya arasında hiçbir fark yok- reklam ve para getirmiyor, çoğu niteliksiz olan güncel eserler ise reklam ve para getiriyor.
Başka deyişle düşüncede ve sanatta en üst ölçütle karşı karşıyayız: Güzelin, iyinin ve doğrunun temel ölçütü kazandırdığı reklam geliridir. Reklam gelirine göre güzellik değişiyor, net, açık ve basit. Daha nesnel bir gösterge bulamazsınız.
Sol ve sağ için günümüzde hemen her şey satılabilir bir maldır. Kitaplar ve sanat eserleri öncelikle maldır. Bunları pazarlayanlar ve pazarlanan şeyleri alanlar da kapitalizm için birer maldır. Etrafta bu kadar yoğun mal nasıl toplaşıyor diye merak etmeyin. Her şeyi maldan ibaret gören insanlar mal oldukları için her şeyi mal görürler, her şeyi mal gördükleri için daha da mallaşırlar.
Reklam, yayın organlarına verilen yasal rüşvettir. Reklam alan yayın organı “Beni satın alabilirsiniz” diye bağıran yayın organıdır. Ne kadar çok reklam verirseniz o kadar satın alırsınız. Bu yayın organı ister sosyalist, ister ulusalcı, ister faşist, isterse komünist yayın organı olsun. Bir yayın organı eğer finans reklamları alıyorsa finans kapital tarafından, inşaat reklamları almışsa inşaat sektörü tarafından, ne reklam alırsa alsın kapitalizm tarafından satın alınmış demektir. Bu çok kötü bir şey sayılmaz. Bu satın alınma sonucu eğer o yayın organı çıkmaya devam edecekse ve muhalif bir şeyler söyleyebilecekse iyi bir şey gibi sayılabilir. Ama o gerçeği kabul etmek şartıyla.
“Sayın okurlar, biz satın alındık, ama tamamen satın alınmadık, belli bazı noktalarda muhalefet göstermemize izin veriliyor ve bu sayede veriliyor” diyeceklerse.. dürüst ve ilkeli bir karşı duruşa devam edebilirler… O sınırlar içinde. Fakat o iş başka bu iş başka diyorlarsa, bilin ki o sınır içinde bile sorun ciddi. Çünkü o iş başka bu iş başka değil, bu işler bir bütün ve bu çağda kapitalist sistem böyle yürüyor.
Reklam deyip geçmeyin. Şirketler tüm toplumu reklamla teslim alıyor, satın alıyor, reklamla boyun eğdiriyor. Finans veya inşaat sektöründen reklam alan gazete ondan sonra finansa veya azgın yapılaşmaya başka sayfalarında savaş açsın. Hiç inandırıcı olamaz. (Yerel basın bu suçta hafifletici nedene sahip. Yerel gazetelere kimse para verip almaz. Çoğunluk abone de olmaz. Yerel basın reklam kesilirse biter. Ulusal gazeteler ise okurundan zaten para alır. Okur -gazete ilişkisinin dışına çıkan mali ilişkiler rüşvete girer. Çok açık.)
Dedik ya, gerçek denen şey araba tekerleği gibidir, bir yerinden delinmişse yüz metre bile götürmez sizi. Okurun beyninde, burada da işler paraya bağımlı diye “bilinçdışı” bir sezgi bile oluşsa, güzel düş sonlanır. Zaten büyük rüya bitmiştir. Bilinçler katledilmiştir, beyinler paramparça edilmiş… çürüyen parçacıklar üstünde solucanlar dolaşıyor. İş bitmiştir. Sermaye, üretim, tüketim, medya ve reklamın, bu beşlinin düzeneğin ana parçaları olduğunu çocuklar bile fark ediyor, solcular, sosyalistler göremiyorsa orada umut bile kokmuştur. Biz sadece adli tabiplik yapıyoruz. İlerde belki birileri dosya açar diye delilleri topluyoruz.
Tüketerek, son derece gereksiz şeyler tüketerek, sırf başkalarını mutsuz etmek için, kendimiz bir anlığına mutlu olmak için tüketerek kapitalizmi güçlendiriyoruz. Kapitalizmi hepimiz yaratıyoruz. Oysa kapitalizm ciddi bir tüketim boykotuyla bile darma duman edilebilir. İktidarlar sadece tüketim boykotuyla bile alaşağı edilebilir. Aklımızın ucundan bile geçirmiyoruz. Basit yaşam değil lüks yaşam peşinde koşuyoruz, bunu yüceltiyoruz, sonra çevreci eylemlere destek veriyoruz. En ufak harcamamızdan ödün vermiyoruz. Orada gaz ve cop yiyoruz kahraman Türk askerinden, polisinden; eve gelip dünyanın yıkımına tam gaz veriyoruz. İliğimize kadar samimiyetsiziz.
Bunu kısmen önleyecek tek şey kapitalist sistemden kurtulmaktır. Biz sistemin yıkılmasını istemiyoruz. Sosyalizm adına sahte milliyetçilik veya Tayyipçilik yapıyoruz, başka bir kanat Kürtçülük yapıyor, yalanımızda göneniyoruz. Biz kapitalist emperyalizmin en sinsi adamlarıyız.
Sanatta gerçekçilikmiş! En yürek dağlayan gerçek bu değil mi? Dev-Genç’in dergisinde veya herhangi bir sosyalist örgütün gazetesinde reklam görmeyi hayal edebilir miydiniz? Kendi yayınevlerinin kitapları dışında… Başka yayınevlerinin kitaplarını reklam almak da bildiğimiz reklama, mal fetişizmine girer. Çünkü otuz yıldır tam da bu şekilde medya ve edebiyat satın alınıyor. En başta bahsettik. Reklamı çok veren sonunda “en güzel” unvanını kapıyor. Ödülü kapıyor. Güzel ve doğru tam da buna göre şekilleniyor.
Niyetim şu veya bu kesimi suçlamak değil. Reklam rüşvettir ve bu suçu hep birlikte işledik, işliyoruz. Bu sitede hiç reklam almadık gerçi ama reklam verdik. Kitaplarımız için reklam verilmesine onay verdik, veriyoruz. Rüşvet almadık, ama verdik. Sistem aynı sistem. Biz ölmüşüz. Hepimiz sosyalist bilinç namına ölmüşüz. Yaptığımız adli tabipliktir. Katliamı örtbas etmelerine engel olmaya çalışıyoruz gelecek kuşaklar için. Delilleri topluyoruz. Kurşun giriş çıkışlarını rapor ediyoruz. Bomba parçalarının çözümlemesini yapıyoruz.
Gerçekçi olacaktık sanatta değil mi? Gerçekçiyiz işte. Anlattığımız hayat ortamı sürrealist, bizim suçumuz mu? Nesnel olacakmışız eleştiride? Kaç liralık nesnellik?
Bu korkunç mal ve para saldırısından hangi beyni koruyabiliriz? Kendimizi koruyabildik mi? Umutlu olacakmışız? Bunun için ideolojik mücadele veren küçük de olsa bir “müfreze” gerekli değil mi? Bunlar kimler olabilir? Sosyalist partiler, kendilerine komünist diyenler vb..
Onlar değil mi poster çocuğu Tuna Kiremitçi’yi her bir gazetede karşımıza star diye çıkaran? Ece Temelkuran’ı, Enver Aysever’i zaten sermaye medyası parlatacakları kadar parlatmışlar, bir de sol medyada hangi niyetlerle parlatılırlar? Bu işin altındaki kişi ve düzenekler nelerdir? Bu yazar karakteri, bu eser düzeyiyle, onları beğenenlerle neyin sosyalizminin mücadelesini vereceğiz? Buradaki içtensizliği nesnel kavramlarla, ölçütlerle anlatmaktan umudu kestik, hiç değilse sezgisel bir rahatsızlık da yoksa, ne dikimize bir edebiyat yapacağız?
İnsan BU. Mayamız bu. Mutlu olmamız için kesinlikle başkasının mutsuzluğu lazım. Başkası mutlu ise biz kime karşı mutlu olabileceğiz?
Gençlerle tartışmadan çıkan son derece üzücü bir gerçek daha? Diyorlar ki: “Siz ne okursanız okuyun, notlar alarak, sorgulayarak, araştırarak, hatta arkadaşlarınızla tartışarak okuyun, diyorsunuz. Çok doğru. Ama birincisi, bizim kitap okumaya vaktimiz yok. İkincisi dersleri sorgulayıcı çalışırsak iyi öğreniyoruz ama, notlarımız düşüyor. Ezberleyen ise daha iyi notlar alıyor.” Ve daha kötüsü: “Gençler mutsuz, umutsuz ve depresif. Bir hedefleri, çıkar yolları yokmuş gibi hissediyorlar. Çaresiz arayışlar içindeler.” Bunları ben söylemiyorum, gençler söylüyor.
Çocuklar üç yaşından itibaren yarışma ve reklam kültürüyle yetişiyor. Başarmaları gerekiyor, mutlaka başarmaları, başkalarından üstün bir konum, ayrıcalık elde etmeleri, bol para kazanmaları gerekiyor. Bol tüketmeleri gerekiyor. En başta kendi bedenlerini ve beyinlerini… Yarışacaklar. Her birinin mutluluğu başkasının mutsuzluğuna bağlı. Devamlı sınavdalar. Devamlı başkalarını elemeleri gerekiyor.
Zenginseniz neye yarar? Yoksullar yoksa zenginliğinizin tadı nasıl çıksın? Bir dine inanıyorsunuz, gönlünüzce inanın ve huzurlu, tatminli olun. Olmaz ki, başka din ve mezheptekiler ya da dinsizler kahretmedikçe sizin üstünlüğünüz nasıl hissedilecek? Galatasaraylı depresyona girmeden Fenerin şampiyonluğunun keyfine varılır mı? Veya tersi…
“Mutlu olmak yeterli değil, ötekilerin de mutsuz olması gerek” demiş Jules Renard.
Edebiyatta da öyle. Muhakkak çok satmaları gerekiyor. Birilerinin çok satması için başkalarının kitaplarının dükkanlardan çıkarılması gerekiyor. Sistem böyle çalışıyor, öznel istek de değil. Çok satmayanı edebiyatçı kabul etmiyor sıradan halk, medya, sosyalistler, komünistler... Çok satmadın mı hiçsin. Ödül kazanmalısın. Ödüle müracaat eden öteki doksan dokuz kişi mutsuz olacak ki, sen mutlu olacaksın, “başarı”yı yakalayacaksın.
Kimse bu çemberin dışına çıkamıyor. Bu sistemin dışına nasıl çıkılır? Bilinmiyor.
Küçücük nöron parçacıklarıyla verilen toplu tepkiler bizim kanıtlı, ispatlı, emek ürünü kafa patlatmalarımızdan çok daha büyük bir güç olarak, duvar olarak karşımıza dikiliyor. Yazılarımızın altına çok kısa değerlendirmeler düşülüyor: Zavallılar! Büyük yazarları kıskanıyorlar galiba! Haset işte… Ne kadar sığ değerlendirmeler!
Yıldızları, yıldız yaratan bu sistemi eleştiriyorsak tek nedeni hasettir! Başka ne olabilir? Milyarların beyni o kadar kalmış, ama toplamından büyük bir yıkıcı kuvvet doğuyor.
O zaman Tayyip Erdoğan’ı veya ABD’yi neden eleştiriyoruz? Gerçi onu da eleştirmiyorlar pek çok zaman, ama illaki bir şeyleri bir güçleri eleştiriyorlar? Niye? Sadece kıskançlıktan mı?
Hayır. Hepimiz birer Tayyipiz. Bugün Tayyip yönetiyorsa Tayyiplik özelliklerinde en becerikli olduğundandır. Başa biz gelsek farklı yönetmeyeceğiz. Farklı yöneteceğimize dair bir işaret gören?
Edebiyatta gerçekçi olmak için geleceğe dair umutlu olmak şartmış! Birçok gerçekçi edebiyatçı böyle diyor. Nassir Ghaemi bir psikiyatrist. En azından kendi alanı için farklı düşünüyor. Şöyle diyor: Bilişsel psikolojiye göre depresyon bizim gerçekliği algılamamızdaki çarpılmadan doğar, bunun sonucu her şeyi olumsuz görmeye başlarız. Buna karşı ileri sürülen başka bir hipotez vardır ki, buna Depresif Gerçekçilik denir, giderek bu görüşü destekleyen klinik kanıtlar da birikmektedir. Depresif gerçekçilik hipotezine göre, depresif kişiler gerçeği çarpıtmalarından ötürü depresif değildirler, aksine, gerçeği “normal” kişilerden daha iyi gördükleri için depresiftirler.
Umut da yaşamak için mutlak gerekli. Ama umudu, beklentileri azaltılmış, çileciliği artmış, direngenliği çelikleşmiş bir gerçekçilik ahlakı, sahte değil asıl gerçekçilik ahlakı üstüne kurmalıyız.
SON EK: Aşağıda “Memleketimden Karakter Manzaraları” adlı kitabımın “Sanatçı Yönümüz” adlı bölümünden seçilmiş parçalar var. Bölümü büyük ölçüde kısalttım. Yazılma tarihi 2005 sonu. Henüz Orhan Pamuk da Nobel almamış. O konu var, Can Yücel ve Cemal Süreya’ya kışkırtıcı değiniler var. -Hiçkimse kışkırmadı 11 yılda J -
Özellikle kendileri için yazdığım bu yazı dizisine henüz B. Sadık Albayrak ve Ubeydullah Günel arkadaşlarımızdan bir yorum gelmedi. Gelirse yorumlar bölümünde tartışmaya devam ederiz artık…
Esas olarak diyeceklerim şu ana dek yazdıklarım gibidir. Aşağıdaki parçaları ilgi duyanlar okuyabilir. Bahsettiğim kitapta ve aşağıdaki parçalarda üç kişi kendi aralarında tartışmakta. Biçem böyle.
SANATÇI YÖNÜMÜZ
Y: Anlattığım her ayrıntı bir örnek aslında. Mesela şu ödüller meselesi. Hiçbir zaman sempatik bulmadım bu mekanizmayı. Ödül kazanmış olsaydım bile bugün sempatik bulmayacaktım. Niye ödül verilir, kimler niye almak ister, kimler niye ve kime ödül verir, bunlar hep tartışmalı şeylerdir. Ödül demek eninde sonunda beş altı jüri üyesine ve onun ardındaki bir güce kendini kabul ettirmeye çalışmadır. Yazar için küçültücü bir şey. Ama daha çok, katkısından bahsedilir ödüllerin, edebiyata katkısından, yazara katkısından. Edebiyata hiçbir katkı sağladığını düşünmüyorum, yazara bazı katkılar sağlıyor. Bu yüzden de o şanslı kişi olmak için yazarlar sıraya giriyor. İşin devam etmesinin en önemli nedeni yazarlarda yarattığı bu umut. Biraz abartılı gösterilen, zaman zaman tümüyle sahte bir umut. Jüri üyelerine bir katkı sağlıyor, küçük maddi katkılar ve daha çok bir otorite olmanın kanıtlanması bakımından sonraki manevi ve belki maddi katkılar... Bana göre ödüller olmasa daha iyi olur. Fakat ödüller edebiyatı yolundan saptırıyor, ticarileştiriyor, yozlaştırıyor diye bir şey de diyemeyiz. Özetle o konuda katı bir tutum içinde değilim.
P: Ödüllerle ilgili olarak yeterince sağlam durmadığınız şeklinde size de ağır eleştiriler yöneltildi birkaç kez. Sizin de o çemberin içine girdiğiniz söylendi.
Y: Elin oğlu söyler. Şu sol eleştiri tarafı. Bir yandan sistemin yazarlarını el üstünde tutarlar; beri yandan dümen sularına girmediğinizde, işlerine gelmeyen şeyler söylediğinizde sizi sisteme teslim olmakla suçlarlar. Bunlar insanı şizofren eder. Az önce söylemiştim, bir de hiçbir şeyi, hiçbir zaman beğenmeyecek olanlar vardır. Onlar da sizi hiçbir zaman desteklemezler, ama ayağınız takılınca birine yapışsanız, bakın kendini sattı derler. Romanlarımla bir kez ödüle aday gösterildim, iki kez de kendim başvurarak yarışmaya girdim. Üçünde üçün birini aldım, yani elde var sıfır. İki kez de jüri üyeliği önerildi, onları kabul etmedim. İlke gereği diye değil, kendi yazılarım için yoğunlaşmamı bozar diye. O yüzden kimseyi jüri üyesidirler diye kınamam, yarışmaya girenleri de küçümsemem. Ama yapılmasa daha iyi olacak şeylerdir bunlar. Dediğim gibi zararları faydalarından çoktur.
D: Ya Nobel?
Y: Bakın o gerçekten büyük ödül. Yazara sanal falan değil büyük bir olanak kazandırıyor. Kötü yazarlar ölümsüzdür demiştik, biri gider iki tane daha kötü yazar gelir manasına. Ama basbayağı yeteneksiz bir yazara Nobel verilse, bu onu tarihe geçirir, ölümsüzlüğe kavuşturur insanı, tabii sadece isminin geçmesi anlamında. Zaten giderek daha sıradan edebiyatçılara veriliyor ödül. Avrupa-merkezci siyasetin silahı haline geldi. Fakat o bile, yazar kötüyse beş on yıllık vadeli bir etki bırakır. İyi okuyan insanlara soruyorum, beş on yıl öncesinden başlayarak böyle tapon Nobel ödüllülerin kaçını anımsıyorsunuz?
D: Ben sizin es geçtiğiniz bir konuya değinmek istiyorum. Şu yayın tekelleri konusuna. Bir ara yayıncılığa banka sermayesinin el atması konusuna taktınız. Hala aynı takıntıda mısınız?
Y: Tabii aynı şeye takmış durumdayım. Ne yapıp ettiysek de, o aydın zafiyeti Türkiye’de kanıksandı. Bir liberali anlayabilirim, ama her konuda halka örnek olmak iddiasındaki solcu, sosyalist yazarlar nasıl olur da bu işe bir tepki göstermezler. Tepki göstermek şöyle dursun, kuyruğa girerler, banka bizi de yazar olarak alsın diye. Büyük sermaye izniyle, büyük sermaye parasıyla edebiyat yapmak... Sosyalistler böyle bir şey nasıl yapar diyorum ya, liberallerin de yapmaması lazım. O örnek aldıkları Batı ülkelerinde anti-tekel yasaları var, çok kuvvetli yasalar. Herkes kendi dalında kullansın sermayesini diye kesin kısıtlamalar var. Siz hiç Avrupa’da banka yayınevi gördünüz mü? En çok kısıtlı oranda bir hisse satın alabilirler, reklam olsun diye, kültüre katkıları görünsün diye. Yoksa bir sektörün güçlü şirketi öbür alanın da güçlü şirketi olamaz. Bizde orman kanunu. Bankan varsa televizyonun da var, gazeten de var, yayınevin de var, üniversiten de var... Sonra bankacı yazarın hangi konuda ciddi bir eleştiri getirecek düzene, televizyondaki yayın çizgilerini mi eleştirecek, hükümetle tekellerin halkın paraları üstündeki pazarlıklarını mı gündeme getirecek, tekeller arası gizli anlaşmaları mı su yüzüne çıkaracak, ne yapacak, ne yapmasına izin verilecek. Zaten bu yolda heves gösteren kişi daha başından kendi kendine sansürü göze almış demektir. Beyninin bir yanını kilitlemiş demektir. Zaten bizde pek çok şey kafalarda gelişip bitiyor, ayrıca sansüre gerek kalmıyor.
D: Ama yazarların bu noktaya öbür yayınevlerinin, yani tekelci saymadığınız yayınevlerinin ilkesizlikleri yüzünden geldiği söyleniyor. Ne bileyim, telif paralarını verilmemesi, az verilmesi, ikide bir yayınevlerinin batması, şu bu... Korsan işine adı karışan yayınevleri bile var. Öbür taraf trınk parayı veriyor. Üç misli beş misli. Dürüst çalışıyor. Her şey hesaplı kitaplı. Yazarlar ne yapsın, deniyor.
Y: Doğru. Çaresizlik yok değil. Ama hangi devirde gerçek aydına herkes kucak açmış? Yoksuluz diyelim, kitaplarımızı bastıramıyoruz, dağıtamıyoruz, diyelim. Örgütlen o zaman. Örgütlenecek kadar güvenilir insan yok. O zaman hiç değilse kişisel tavrını koy, azıcık muhalefet et, azıcık göster farklı olduğunu. Tıkır para gelen her şeye atlayacak mıyız? Hiçbir direnç noktamız yok mu? İşin en büyük kötülüğü ne biliyor musunuz? Şimdi birisi bunu söylediği zaman ona o tekellerin gazetelerinde, televizyonlarında yasak geliyor. Bizim özgürlükçü yazarlarımız bundan rahatsızlık duymuyorlar, haberleri bile olmuyor.
D: Hep bankaların üstünde duruyorsunuz ya, büyük medyanın da yayınevleri var artık. Ona bir şey demiyorsunuz. Bana göre o da aynı.
Y: Aynı olmasına aynı. Ama bir fark var, belki ilerde anti-tekel kanun işlese şöyle savunacaklar kendilerini: Biz zaten yayıncıyız, sermayemizi yayıncılığın bir yan kolunda da kullanıyoruz. Parayı çok farklı bir alandan getirmiyoruz. Bu haklı gibi görülebilir. Ama daha sakıncalı bir yanı var. O yayınevinin ilgili medya organlarında çok bol tanıtımları ve reklamları çıkıyor. O da ayrı bir ciddi eşitsizlik getiriyor. Bu durumda yasayla bu işi ya temelden engellemek lazım, ya da tanıtım ve reklam hareketlerini sınırlayıp denetlemek lazım. İkisi de zor.
Canım bana yasalardan şundan bundan söz ettiriyorsunuz. Ben de ülkeyi yönetiyormuşum gibi havalara giriyorum. Bizim işimiz yasalarla değil, anlayışlarla. Gerçek aydınlar, edebiyatçılar arasında oluşturulabilecek sağlıklı anlayış birliklerinde. Şimdi sorular falan sordunuz da ilk sunumumu tamamlatmadınız bana.
Semih Gümüş’le ilgili birkaç söz ekleyeceğim. Ondan sonra farklı konulara geçeriz. Onunla edebiyattaki beğeni çizgimiz az noktada kesişiyor, bu da benim gözümde bir sorun oluşturuyor. İlle çoğu noktada kesişmesi mi lazım. Hayır böyle bir beklentim, isteğim yok. Çok okuduğunu, anlamak için okuduğunu biliyorum, birçok noktada yargılarına güveniyorum. Her konuda aynı şeyleri savunmamız da gerçekçi olmaz, bir kere kişilik farklılıklarımız var. Ne ki, artık burada daha açık konuşmalıyım: Latife Tekin’i pek beğeniyor, Hasan Ali Toptaş’ı pek beğeniyor, Adalet Ağaoğlu’nu çok beğeniyor. Adalet Ağaoğlu teknik bir usta, iyi yazıyor, ama temel felsefesi sakat. Temel felsefe sakat olunca iyi yazabilir mi; eh işte, o ölçüde iyi yazıyor. Latife Tekin ve ötekinde ise temel felsefe zaten sakat, teknik yok, dil yok, bir karmaşa ve özenti yığını var. Bana göre bu romanlar “çöp kitaplar” diyor ikinci bölümde bahsettiğim “Platoncu” arkadaşım. O kadar da değil, diyeceksiniz, evet, bana göre de o kadar değil. Ama değil mi ki, alternatif bir roman, işte yeni edebiyat, çağımızın dili falan diye ortaya çıkarılıyorlar; ne dense haklı.
Semih Gümüş anlamsızlığı, değersizliği övüyor. İdeolojik açıdan çok sakıncalı, Gümüş’ün tahmin etmediği kadar sakıncalı. Bunlar post-modern romandır deyip geçmek işi hafife almak olur, kötü edebiyatın ekmeğine yağ sürer. Çağımızın sahte aydınının sorumluluk bilinci hemen hiç gelişmemiş. Gerçi her dönem bu tür okumuşlar çıkar, çoğun onlar baskındır üstelik. Ancak insanlığın kalkışma dönemlerinde, ilerleme dönemlerinde burunları sürtülür. Belli tür yazarların devamıdırlar günümüzün popüler, yarı popüler edebiyatçıları. Dünyayı yok eden kapitalizm umurlarında değildir; felsefe ve etik önemli değildir; gündemi daima mistik, metafizik problemlerle ve aslında bunların arkasına gizledikleri kendi zavallı sorunlarıyla meşgul ederler. Pamuk’un kitapları, Latife Tekin’in, Hasan Ali Toptaş’ın, Elif Şafak’ın kitapları... Gümüş, birinci ve dördüncüyü sevmez ya, ne farkları var ki? Bilmek için değil, anlamak için biraz felsefe okuyun, anlarsınız. Dil oyunları, karmaşık anlatımlar. Sanırsınız ki yazarın zihninde pek derin felsefi tartışmalar cereyan etmektedir. Ama üşenmez zaman verirseniz, az buçuk felsefe de biliyorsanız, yeni edebiyattan, dil ve biçem ustalıklarından hiç anlamıyor suçlamalarından korkmuyorsanız, söylenenlerin kafa karışıklığından kaynaklanan zırvalamalardan başka bir şey olmadığını fark edersiniz. Yeni sofistlerdir bunlar, sofistlerin kötü kopyaları. Hem iktidarda hem muhalif. Hem onu, hem tam karşıtını savunurlar. Kemikleri gelişmemiştir, çizgileri değişkendir. Onlarla çok işimiz olmuştur, yine olacak. Onlar çoğunluk, biz küçük azınlık. Ne demiştik: Kötü edebiyat ölümsüzdür, yazarlar değişir ama kötü edebiyat ölmez. Ne var ki bu kez soylarını sürdüremeyecekler. Dünya bitiyor çünkü. Parazitler içinde yaşadıkları canlıyı yok ediyor. Onlar baskınsa biz sinecek miyiz! Asla, sonuca bakmaksızın, beklentiye girmeksizin üstümüze düşeni yapacağız. Tüm şaşaalarına, desteklerine karşın, gerçek ölümsüzlük onlarda değil bizdedir. Bizde, heroik kültürlerin yazarlarında, düşünürlerinde. Azınlıktaki öteki insanın beyinlerinde.
D: Evet, katılıyorum. Daha önce Yourcenar’ın söz ettiği türden bir ölümsüzlük. Huzurlu, sakin bir vecd içinde, evliyalara özgü bir duygulanım yaratan ölümsüzlük mertebesi. Öte taraf ise ruhsuzluğu temsil ediyor. Gramsci, böylesine burjuva entelektüalizminin, insana tüberküloz veya frengi mikrobundan daha fazla zarar veren bir yığın palavracı ve hayalperest yarattığını söyler. Ona göre burjuva entelektüelliğinin tipik özellikleri yapaylık, bilgiçlik, katılık ve ruhsuzluktur.
P: Evet hocam, (…) Deminki konuya gelirsek, değerli yazarımız, sonuç olarak eleştirmenlerin en iyileri bunlar diyorsunuz ve genel olarak eleştiri müessesini pek iyi durumda görmüyorsunuz.
Y: Nasıl göreyim. Kim gelmiş eleştirmen olarak edebiyat ortamına, Nurullah Ataç gelmiş. Evet, bence de değerli biri, boş adam değil, ama bir yığın saplantı içinde. Fethi Naci onun çalışma disiplininden çok etkilenmiştir, bir de dil anlayışından. Memet Fuat’ı ele aldık. Hilmi Yavuz var, yalnızca kendine oynayanlardan, yanar döner, aydın bile saymam. Doğan Hızlan var, hiçbir zaman eleştirmen olma iddiası taşımamış gibidir. Çalışkan, istikrarlı, titiz. Sola açık. Eleştirmen gibi değildir dedim ya, eleştirmez; daha çok yaptığı yazar ve kitap tanıtımıdır. Ünü ve satışı ölçüsünde, ayrıca sakıncalı değilse. Onun sosyalist kesimdeki benzeri Asım Bezirci. Bir kültür emekçisidir, o kadar. Gerçi Hızlan belirgin bir otoritedir, Bezirci öyle de değildir, hiçbir özgünlüğü bulunmaz. Füsun Akatlı, Berna Moran’da renk yok, pırıltı yok.
Gençlerden gerçek eleştirmenler çıkması gerek. Potansiyellerin gelişmesi gerek. Ömer Türkeş nitelikli bir edebiyatçı, fakat o da günün eğilimlerinden etkileniyor. Günün güçlü eğilimlerinden etkilenmeden, onlara bir biçimde değer yüklemeden, insanı yaşatmıyorlar belki bu alemde. Belki de sadece bir korku bu, gerçekliği zayıf bir korku. Nihat Ateş var. Daha önce kendisinden söz ettim. İlerde daha fazla kişi dikkate alacak, ciddiye alacak. Ali Mert var. Ama Mert de sola yakınlığı, hem de bugünkü güncel sol siyasete yakınlığı ve uzaklığına göre değerlendiriyor yazarları, ona göre iyi ve kötü ayrımı yapıyor. Siyasetin fazlaca içinde. Bu anlayış yaratıcı ve özgür düşünce için engeldir, onu öldürmez, ama zayıflatır. Siyasi anlayış edebiyat gerçeğine uymaz, siyaset hem kaypak hem güçlüdür, edebiyatın doğrularını hoyratça iteler kakalar, eğer büker kendince. Edebiyata “insani iyi “ açısından bakılmalı; yazarın ve eserin, üç beş, bilemediniz beş on yıllık politikalardaki konumu açısından değil. Öyle yapılırsa solu hep öven ve pek az eleştiren yazar iyi yazar olur ki, gerçeğin bununla hiçbir örtüşen yanı yoktur.
Ara Not: 2005 yılında yazdığım bu kitapta ve yine bu yazı dizisinde Sadık Aslankara’yı hep atlamışım. Cumhuriyet Kitap’ta uzun yıllardır yazan Sadık Aslankara da bana göre değerli bir eleştirmen. Fethi Naci’den sonra romanlarım hakkında en geniş yazan eleştirmen. Semih Gümüş de benim hakkımda ilk kez yazan hem de hayli olumlu yazan eleştirmen. Bizim hakkımızda olumlu yazan, olumsuz yazan, hiç yazmayan yazar ve eleştirmenlere eşit eleştiri getirmeye çalışıyoruz gördüğünüz gibi. Cumhuriyet Kitap, özellikle bir dönem kitaplarımı çok öne çıkardığından onu kayırmıyoruz mesela. Düşünce ve tutum ayrılığına düştüğümüzde herkesi aynı standartla değerlendirmek istiyoruz. Sadık Aslankara aynı zamanda hayli iyi romanlar yazar. Eleştirisi biraz bol beğenilidir, yani çok yazarı beğenir. Olumsuz eleştirilerini hayli sakınır.
(…)
D: Muhterem yazarım, desteklediğiniz yeni edebiyatçılar yok mu peki? Eskilerden, ölmüşlerden beğendikleriniz olduğunu biliyoruz. Yoksa siz de mi, “ah ah, geçmişte ne edebiyat vardı, şimdi tükendi” diyenlerdensiniz. Bir tek ben varım, benden başkasına bakmayın...
Y: Haksızlık etmeyin, birçok yazıda o konu üstünde durdum. Bir grupla, çevreyle edebiyatta yer alırsanız, sırt sırta verebilirseniz çok daha güçlü savunursunuz davanızı. Hep bunun arayışı içindeydim, içindeyim. Hem bundan, hem de edebiyat sevgimden ötürü yeni değerler bulmak için yeni kitaplara heyecanla eğildim. (…) Daha önce kitaplarımda, makalelerimde isimler verdim. Bu yazarların hiçbiri olumlu bir karşılık vermedi bildirimlerime. Az buçuk hoşlanmışlardır muhtemelen, ama baskın duyguları tedirginlikti. Kendileri için sakıncalı buldular sanırım. Aforoz edilmiş birinin övgüsü egemen çoğunluk için ihbar yerine geçer, öyle düşünmüşlerdir.
Çekim merkezi olamıyoruz. Başka çekim merkezleri daha güçlü. Baştan iyi giden yazarlar bir süre sonra sadece piyasanın istediği yönde düşünüp davranmaya başlıyor. Yazarlarımız tehlikeyi göze alamıyorlar.
(…)
Y: İklim kötü demiştim. İklim çok nemli, rüzgar değişken ve kuvvetli esiyor... Sıcaklık çok oynuyor... İnsanı hasta ediyor bu iklim. 80’den sonra böyle oldu hava. Cemal Süreya diye bir şair var. Biçimci. Meyhane solcusu. Kelime oyunlarına dayanan birkaç vasat üstü şiir yazmış. Solcular 80’den sonra çok sevdiler onu. Muhalifti çünkü ve başka muhalefet eden kimse kalmamıştı ortada. 80 sonrasında lümpen şair Can Yücel’i “Can baba” diyerek sosyalist babası ilan edecekleri 80 öncesinde hangi devrimcinin aklının ucundan geçerdi. “Yataktayım taşak keyfi yapıyorum” diye başlayan bir şiiri vardır; solcularımız zaten ara sıra solculuk yaparlar, genelde ya taşak keyfindedirler ya içki muhabbetinde. Yücel’in, şiir çizgisi, sözcük oyunları, argo, meyhane ve sarhoş kabadayılığı üstünde tutunmaya çalışıyordu düşe kalka; böyle dört beş iyi şiir üretmişti. Sosyalistler acınacak durumdaydı o zaman, Can Yücel de onlara acıyordu, bir tür sol seviciliği yapıyordu. Lümpen sol, lümpen şairleri, yazarları yüceltiyor.
Not: 2005 yılında Can Yücel ve Cemal Süreya hakkında bunları söylemişim. Şiirden iyi anlasam şiirlerini enine boyuna ele alırdım. Burada daha önce sordum: Cemal Süreya şiiri solcu mudur, neden ve nasıl solcudur? Büyük bir içtenlikle bilgilenmek istiyorum. Bu konuda gerçekçi veya gerçekçilik karşıtı, örneğin İkinci Yenici uzmanlardan (ümitsizce) bilgi bekliyorum. Çünkü kimse tartışmaya yeltenmediği gibi gerçekçi diye bildiğimiz bir arkadaşımız bir bakıyorsunuz Süreya’yı övüyor, aklımız iyice karışıyor. Yukarıdaki eleştirim onların şiirlerine değil, şair duruşlarınadır. Soldaki derin yozlaşmayı gördükleri, içinde yaşadıkları halde buna karşı hiçbir direniş göstermediler. Ne sermaye aşıklığına, ne milliyetçiliğe, ne liberalliğe, ne Kürtçülüğe, ne lümpen samimiyetsizliğe direndiler. Sol olan her şeyi övdüler. Sol denenlerin büyük çoğunluğu solcu değildi halbuki. O durumda sağcılığı övmüş oldular, sol görünümlü piyasadan en azından manevi anlamda nemalandılar. Hayır, bu böyle değildi diyenler kanıtlarıyla çıkarlarsa, iknaya açığım.
YAZI DİZİSİ SONU
Kaan Arslanoğlu