Tenkit kitabında yazanları hazmetmek kolay değildir. İçindekilerin bir kısmı belli olgulara dayanırken bir kısmı ise adeta kitabın cüretini canlı tutmak için konmuş birer “okur silkeleyici” iddialardır.
Y. Küçük’ün tarih üzerine yazdıkları tarih kitabına benzemez, edebiyat üzerine yazdıkları da
Nihat Behram’ın da adı geçen ödüller ile ilgili yazım nedeniyle Nihat Behram’ın açıklayıcı iletisi ve bu iletiye benim verdiğim yanıtla aramızda bu konuda birkaç iletilik yazışmalar oldu. Bu yazışmaların bende saklı kalmaması, okurun da haberdar olması duygumu kendisine
İğrenme duygusunu çok önemsiyorum. Yaşadığımız koşullar, bilincin varlığını sürdürmeye yetmediğinde yönetimi duygu ve dürtüler alır. Geçmişte bilincimizle algıladığımız bir öfke ya da iğrenme duygusu, böyle koşullarda insanın entelektüel varlığını korumasını sağlayabilir. Çoğu kez bilinçle tepki
Ey okur, Türkiye’de kirli olan şey sadece siyaset midir? Edebiyat baronlarının hepsi çok demokrattır! Piyasa edebiyatının mafya babalarının hepsi adaletten ve insan haklarından yanadır! Hepsi hak ve hukuktan söz eder! İhale yolsuzluğundan söz etseniz sizi onaylarlar. Adam kayırmacılıktan
Bokunda boncuk bulmak, “posteylülist” bir solcu hastalığıdır. Yeterince karıştırılırsa her bokun içinde boncuk bulabilir. Bunun için her kokuya dayanacak dayanıklı bir burun ve ilkelerini yitirmiş olmak yeterlidir.
Artık boncuk aramaktan vazgeçmedikçe bu dayanılmaz kokuda senin de payın olmaya
Yazar Mehmet Eroğlu’nun “ahlak ve özgürlük, deniz gibidir; yarım özgürlük, yarım ahlak diye birşey olmaz” diye bir cümlesi vardı. Doğası gereği yarım olamayan bu kavramlara “muhalifliği” de ekleyebilirsin. Muhalefet, “part-time” yapılmaz.
Hem sistemin nimetlerinden faydalanıp hem
Sokaktaki her şey ”halkın değeri” olarak mı anılmalıdır? Hiçbir ilke gözetmeden sokağın nabzını tutuyorsanız “Palalı adam” da, Madımak Oteli’nin önündeki topluluk da, Ali İsmail’e çelme takan fırıncı da sokaktadır ve de tam tamına “halk”tır, “sokağın nabzı”nın orta yerindelerdir.
Bu kitabın içeriği, piyasa edebiyatı için başka bir evrenden gelmişcesine tuhaftır. Bugünkü vasat edebiyatı üreteçlerinin, edebiyat piyasası-piyasa edebiyatının bakış açısından bakarsak bu kitap modası geçmiş bir kitaptır. Bu kitap piyasa edebiyatı unsurlarının, gördüklerinde yüzlerini buruşturacakları konuları işlemektedir. Onlar
Okura adı olmayan bir Taraf Gazetesi, tanımlanmamış bir Radikal 2 okutmak istersen kapağa bir Nazım Hikmet arkaya bir Nilgün Marmara koymalısın…
Bu dergiler bir tür eşkal değiştirme yeridir: 12 eylüle övgü düzenlerin, yıllarca iktidarı destekleyenlerin, penguen medyasında yıllarca en
Bir piyasa “eleştirmen”inin bazı kitapları “övmeme hakkı” yoktur. Piyasa “eleştirmen”i yazı yazmamaktadır, zaten yazılmış olan övücü yazı, “yazıcısını seçmektedir”. Piyasa “eleştirmeni”, çok satan kitaplar için bir “talep yaratma memuru”dur.
Şair Fazıl Hüsnü Dağlarca, Beşiktaş Belediyesi tarafından parsellenerek piyasa edebiyatının hizmetine sunuldu. Ödül eksiği olan şairlerimize duyurulur.
İstanbul’da bir barda oturup içki içerken, “Anadolu’daki içki yasağının ardındaki sosyolojiyi görmek lazım” yazısı nasıl yazılabilir? Laiklik, liberal solcu için zaten en baştan yüklenmiş bir fabrika ayarı, tarihsiz ve mücadelesiz verili, “doğal” bir haldir. Bu ilkenin ardındaki uzun
Yıllardır yaptığı onlarca siyasal analizin tamamı yanlış çıkan siyaset bilimcisi nasıl bir siyaset bilimcisidir? ? Yazdığı her konuda yanılan, iddiaları aylar içerisinde çürütülen, önerileri kısa sürede yalanlanan bir siyaset bilimciyi düşünün. Gözleri o kadar kendileriyle bürünmüştür ki kendi
İlerihaber.org, kültür sanat bakımından, siyasal olarak durduğu yerin çok çok daha gerisindedir. Aşağıdaki kültür-sanat haber örneklerini ilerihaber.org’a değil de Radikal Kitap'a yerleştirseydiniz hiç kimse bunların sosyalist bir haber sitesinden alındığını anlayamazdı. Bu haberlerin burjuva kültür-sanat aygıtlarındaki haberlerden en
Bugünlerde herkes darbelere karşıdır. Şimdilerde çevrede 12 Eylül darbesini savunan bir kişi bile nedense bulunamıyor, sanki 1982’deki seçim sırasında milyonlarca insan dışardan gelip seçimde “evet” diyerek sonrasında ülkeyi terk etmiş! 12 Eylülün edebiyattaki karşılığı nedir? Herkes 12 Eylülün
Bugün piyasa edebiyatına hakim olan unsurların, gazino-uyuşturucu-kadın satıcılığıyla uğraşan yer altı şebekelerinden tek farkı, aralarındaki itibar farkıdır: mafyaların mafya olduğunu, pis işlerle uğraştığını herkes bilir; bugünkü ana akım edebiyat piyasasındaki kişiler ise hala sanatçı zannedilerek itibar görmektedir. İlişkiler
Bu sözcükte itiraz ettiğim en önemli şey, kullanımındaki maymuncuk konumudur. Bir kavram, “herşey”i açıklıyorsa, aslında hiçbir şeyi açıklamıyordur. Bir “başucu kavramı” olmuştur artık, söyleyenlerin büyük bir kısmının dilinde hiçbir şey açıklamamaktadır.
Rachel Corrie, insanın bir çeşit “aşırı hali”, insanın “aşırı insanlaşması” dır. Büyük bir olasılıkla hepimizin içinde bir yerlerde bir “Rachel Corrie hali” var; bazılarımızda hemen elimizin altında, bazılarımızda ise çok derinlerde gömülü ve fazla kullanılmamış olarak... İnsanlaşmak
Kültür ve sanatta bize “en iyi” diye sunulanlar esasında sadece seçim sürecini tekelinde bulunduran güçlerin bize uzattığı menüdeki tercihlerle sınırlıdır.
Yarın edebiyat yasaklansa ne değişir? Artık roman, öykü ya da şiir yazılmasa bugünden yarına ne kaybederiz?
İnsanın ne olduğu, kendi yaşam alanında yaptıklarıyla belli olur. Bir insanı verdiği oydan değil lokantada garsona nasıl davrandığıyla tanıyabilirsiniz. Bir insanı siyasal nutuklarından değil, evdeki temizlikçiye, sokaktaki dilenciye davranışlarından anlayabilirsiniz. Büyük ölçekte “söyledikleri” değil, küçük ölçekteki “yaptıkları”dır insan.
Okur beğenisi kayıtsız şartsız saygın mıdır? Okur neylerse güzel mi eyler, okurun her yaptığı işte derin kerametler mi aramalıyız?
Saçma sapan bir kitap gördüğünüzde, oturup bu metnin yazarını eleştiren bir metin kaleme alabiliriz, bu sıkça
İnsan dendiğinde anladığımız şey bir insanı ne kadar yansıtır? Bütün insanlar gerçekten de aynı türde midir? On yaşındaki kız çocuklarıyla fuhuş yapmak için Tayland’a giden Avrupalı “insan”la, Filistinli bir ailenin evinin yıkımına engel olmak isterken greyderin altında kalarak
Ben Hrant Dink ile hiç karşılaşmadım. Mezarına bile gitmeyi başaramadım. Ben hiç “Hrant’ın arkadaşı” olmadım. Onun “vefasız” bir yakın akrabasıyım. Onu canlıyken “platonik” sevdim, öldüğünde mezarına ise en fazla yattığı mezarlığın duvarı kadar yaklaşabildim.
2002 yılından bugüne kadar verilen 13 Yunus Nadi Roman ve Öykü Ödülü’nün en az biri, iki yıl hariç bütün yıllarda Can Yayınları’na verilmiştir.
“Ödül Can Yayınları’ndan çıkan kitaplara verilmektedir”. Ödül yönetmeliğine artık bu cümleyi yazmanın zamanı gelmiştir.
Edebiyat ödüllerinin 3-5 kişinin elinde oyuncak olmasını yermek için defterime aylar önce bir espri yazmıştım. Ödül oligarşisini vurgulamak için:
“Doğan Hızlan Ödülü, jüri başkanı Doğan Hızlan tarafından bu yıl Doğan Hızlan’a verildi” diye…
Bu sadece bir espriydi. Ancak
Bu yazı Yazar Öner Yağcı’nın 1 Ocak 2015 tarihli Aydınlık Gazetesi’nde çıkan “2014 Edebiyat Deyince” başlıklı yazısı üzerine yazılmıştır.
Sayın Öner Yağcı, yazısında 2014 yılındaki edebiyat olaylarını genel olarak değerlendirmiştir. Yazının büyük bir kısmında 2014 yılında edebiyat alanında
Altı aydan uzun bir süredir bu ödülün bu kitaba verilmesiyle ilgili çok ciddi eleştiriler ve suçlamalar yapıldı. Bunları duymamış ya da okumamış olmanız olanak dışı. Bu eleştiriler karşısında niçin hiçbir açıklama yapmadığınızı şaşkınlıkla karşılıyorum.
Edebiyat bu kadar kapalı
Bu yılın (2014) mayıs ayında verilen Orhan Kemal Roman Armağanı nedeniyle, edebiyat ödülleri konusunda sınırlı da olsa bir tartışma başladı. Bu ödül nedeniyle birçok şair, yazar, gazete ve dergiye nazik bir üslupla mailler atmıştım. Siyasal duruşları nedeniyle normal
Yok edilmesi “o kadar da önemli olmayan” insanların toplu ölümleri hep bir tam sayıya yakınsar. Auschwitz, tam sayılara yakınsayarak ölmektir. İnsan türü, kendine bir tür “tür ahlakı” kurabileceği birçok tuğlayı Auschwitz duygusu’ndan edinebilir.
Bu yazı, 2014 Orhan Kemal Roman Armağanı’nın ilan edilmesinden hemen sonra yazılmıştı. O günden bugüne yaklaşık 6 ay boyunca ısrarla sorulmasına, defalarca yazı yazılmasına rağmen seçici kurul üyeleri bu konuyla ilgili hiçbir açıklama yapmamışlardır. Bu nedenle Mayıs 2014
Bugün hala çevremizde olan “saygın” firmalar, Auschwitz yakınlarında fabrikalar kurarak tutsakları ölesiye çalıştırmış, yevmiyelerini Nazilere ödemişlerdi. Auschwitz, gaz odaları ve fırınlar kadar bu fabrikalardır da…
“Auschwitz duygusu”nun benim için ilk algısı donmuş ayaklardır. Tarihte gerisin geri bakarak Auschwitz’i kim hazmedebilmiştir? Yapılanların korkunçluğu, insanın bu derece alçaklaşabileceğine inanamamak olayları idrak etmeyi zorlaştırır: ama gerçektir işte.
Birkenau’da mart ayında atkı, bere ve eldivenlerimle son derece kalın
Sahte muhalefet “son kullanma tarihi geçmiş” iktidarlar üzerinde tatmin edilen “muhalefet”tir. Gerçek bir muhalif, “tedavüldeki” iktidara karşı çıkar; bir iktidara karşı çıkmak için güncelliğini yitirmesini beklemez, “güvenli mesafe” gözetmez.
Sanatta kullanılan ilericilik-gericilik kavramları, güncel siyasette kullanılanlardan tamamen farklıdır. Bir sanatçının siyaseten ilerici olmasının sanatının konumu ile hiçbir ilgisi yoktur. Bir sanatçının sanatını değerlendirirken, güncel siyasi duruşu ile sanatsal duruşu birbirinden mutlaka ayırt edilmelidir.